+ Bilgi Diyari » SERBEST KÜRSÜ » Siyaset Köşesi
|- Atillanin Penceresi Eluca ATALI

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz

Gönderen Konu: Atillanin Penceresi Eluca ATALI  (Okunma sayısı 166 defa)

Çevrimdışı ilker cetin

  • Administrator
  • Newbie
  • *****
  • İleti: 0
  • Cinsiyet: Bay
Ynt: Atillanin Penceresi Eluca ATALI
« Yanıtla #3 : Ocak 03, 2010, 11:43:01 ÖS »
Isvec  de yasayan Azarbaycan li yazarimiz bundan sonra hikayelerini, görüs, düsüncelerini bizlerle paylasacak. Bunun karsiliginda bizden hic bir maddi talebi olmadi. Kendisine gönülden tesekkür ederiz.
 

Çevrimdışı ilker cetin

  • Administrator
  • Newbie
  • *****
  • İleti: 0
  • Cinsiyet: Bay
Ynt: Atillanin Penceresi Eluca ATALI
« Yanıtla #2 : Ocak 03, 2010, 11:41:37 ÖS »
Yazarimizin kendi sesinden dinlemeniz icin asagida link e tiklayim
Küçük | Büyük

 

Çevrimdışı ilker cetin

  • Administrator
  • Newbie
  • *****
  • İleti: 0
  • Cinsiyet: Bay
Atillanin Penceresi Eluca ATALI
« Yanıtla #1 : Ocak 03, 2010, 11:39:42 ÖS »
ELUCA ATALI: ATİLLA’NIN AÇIK PENCERESİ...

ÖĞRENCİLİK ARKADAŞIM TEBRİZ’Lİ ATİLLA MARALANLI İÇİN

Bu da benim цğrencilik yıllarında not aldığım defter. Bir tesadüf sonucu el yazılarımın arasında buldum. Üzerisi sıradan, basit sadece siyah kalemle yazılı: “altıncı defter”. On dördüncü sayfadaki notu okudum: “Kızı ve oğlu mahpusa atıldıktan sonra annem içinden kırıldı”. Bu cümle Danimarka’da oturan, Güney Azerbaycan asıllı Rıza Fermend’in soğuk İskandinav ülkesinde basılmış “Annem Güzelleşmedi” kitabından aldığım notlardandır.

Bunu bana kardeşi okuyordu: - yıllarca mahpusta yatmış, sonra Bağımsız Azerbaycan’a gelerek eğitim almış küçük kardeşi. Kitap yabancı dildeydi, Farsça bilmeyen okuyamazdı ve Rıza’nın kardeşi Atilla’yı tanımayan oradaki alemin iзine dalamazdı. O, tek cümlelik notta sözü edilen ananın kız yavrusuysa şimdi Kanada’da oturuyor. Mahpusa girip dokuz ay oradaki çilelere duruş getirdikten sonra oradan çıkmış ve evlendikten sonra ülkeyi terk etmiş ailenin diğer kız çocuğu da şimdi Kanada’da oturuyor.

Atilla’nın diğer kız kardeşi de mahpushane görmüş. Hem de ne çok, ne az. Günlerce, aylarca değil, yıllarca güneş ışığına hasret, karanlık, rutubetli taş odada oturmuş. Taş ağırlığını omzunda tutarak. Oradan kurtulduktan sonra o da ablası gibi yabancı, ruhunu sıkan Vatanı terk etmiş, zindanın taş yükünü bu defasında omzunda değiş, kalbinde demokratik Avrupa’ya götürmüştü.

Bu bir ne bir ülkenin öyküsü, ne de bir ailenin felвketi değildi. Oysa dьnyaya serpilmiş ulusumun kaderiydi…

- Evde dikiş makinesini bir köşeye bırakıp, üzerini beyaz örtüyle kapladık. – Sonra ne düşÃ¼ndüyse ekledi: - Annemden sonra…
Onun anlattıklarını aklım almıyordu. Bana öyle geliyordu ki, sanki onun ağzından kendisi kadar ağırlık çıkıp elimi kolumu kırbaçlıyor. Arkadaşım bu sözleri söylerken gözleri buğulandıydı. Yüzünü yana çevirdi, gözlerini benden sakladı. Belki de erkekler ağlamaz, diye düşÃ¼ndü.

- Biz annemin цmrьnь uzatamadık. Hayır, yanılıyorum. Biz ömür uzatamayız da. Oysa ömrünü başa vurmaya fırsat vermeyip kırdık...

Annem dünyadan göçtükten sonra elimi o makineye süremiyordum. Annem sağlığında bu makineyle elbise dikerdi. Hepimiz, tüm ailemiz için. O makine şimdi hiç kimsenin el süremediği bir nesnedir. Asında dokunmakla eski duyguların yeniden yaşanacağından her kes korkar. Annemi hatırlamak, analı günlere dönmek o kadar da kolay değil. Annemin ruhu, soluğu evimizde, her yerde yaşıyor. Fakat bu makine onun kendisine aitti. O, makine başına oturup bize elbise diktiğinde bana öyle geliyordu ki, besteci kendi sevgili eserini yaratıyor.
Makinenin ritmik tıkırtısı beni böyle fikir edinmeğe sevk ediyor.

Annem kışın soğukta, yazın sıcakta yaya benim ve kız kardeşimin
ziyaretine gelirdi. Bilmem kışın soğuğundan mıydı, yoksa yazın akıl almaz sıcakta yaya olarak benim ve kızkardeşlerimin ziyaretine gelirdi. Bilmem kışın soğuğundan mı, yazın dayanılmaz sıcağından mı, ellerinin üstü hep çat çattı. Yollarda onun kaldine indi. Kalpten de gitti zaten..

Atilla Azerbaycan’ın eski başkenti, devrimlerin beşiği Tebriz şehrinin içinden, merkezindendi. Ben Tebriz’deyken nereye gidersem gideyim, oraya arkadaşımın gözleriyle baktım hep. Şimdi onun bu yerleri uzun ayrılıktan sonrası görüp hangi duyguyu yaşayacağını geçirdim içimden. Evlerinin yerini bilmediğim için Tebriz’in tüm mahalle ve evlerine baktığımda bir zamanlar bu yerlerde onun yaşadığını, dolaştığını, hayatının tasasız dönemini – çocukluğunu oynaya oynaya burada geзirdiğini hayallerimde bir birine katıp, sonrada saf çürük edip, uç uca bağladım. Fakat evlerini tanısaydım, bir tek o evin resmini gözlerimde saklardım. Gözlerimdeki canlı albümüyse Bakü’ye dцndьğümde Atilla için sayfaladım. Tebriz televizyonu için benimle konuşma yapan, yakınlarda Bakü’den bu şehre gelin gelmiş Elmira adlı gazeteci kız bana soru sordu: “Tebriz sende hangi duyguları uyandırıyor?”. Aklıma gelen ilk şey şu oldu: “Tebriz benim masal dünyamdı. Bu gün işte bu masal gerçek oldu”. Onu bana masallaştıranlardan biri de Atilla’ydı.

Onun bu şehirle bağlı anlattıkları benim hayal dünyamda harita çizmişti. Benim Tebriz’i görmek isteyim dostlarımın hatıralarının iziyle gittiğimi gцsteriyordu. Hem de haritada gözle görürler küçük yaz ölümler o yere ayak basınca defalarca büyür. Bazen de bin, milyon defa… Tebriz’i tanıdıkça onun ruhunun hiçbir kağıt haritaya kopyalanamadığını gördüğüm gibi.

Kız kardeşinin ve kendisinin tutulduğu hapishanenin evlerinden ne kadar uzaklıkta olduğunu bilmesem de, annesinin çilelerini dьşÃ¼ndüğümde anladım ki, o zavallı kadın evlatlarına götürdüğü iki ağır yiyecek zembilleriyle gideceği yere vardığında yorulup, bitkin düşÃ¼yormuş.

- Bize görüş verildiğinde annem çatlı elleriyle başımı, saçlarımı okşardı. Bense her defasında annemin bir az daha eridiğini, yaşlanıp yığıldığını gördüğümde utancımdan kahroluyordum.

Onun konuşmasını bölmek istemezdim. Ne soru sorar, ne onu onaylar, ne de önündeki ayın soğumamağı için içmesine işaret ederdim. Zaten aram aram konuşur, içini dökerdi – annesini yanında bıraktığı kalbiyle.

Rıza annesinin resmini kitap boyunca çize çize gitmişti. Yirminci sayfada kardeşi Atilla’nın elleri titredi. Sağ elindeki sigarayı tüttüre tüttüre yanan tütünü çevreye hoş koku bırakmamağı dışında, bu defa külünü de kitabın üzerine döktü. Annem artık hiçbir yerde kendisini görmüyordu, hatta evimizdeki kocaman, boy aynasında bile… O galiba odada benim varlığımı da unutmuştu. Kendini tutmağa zorlanan arkadaşım kalkıp cama yaklaştı. İç çekip:

- çocuklarından darbe yiye yiye inamını kaybetti, - dedi. Sonra ne düşÃ¼ndüyse yavaşÃ§a dudaklarını araladı. Fakat konuşmak bir yana, bu defa fısıldayamadı bile. Herhalde: “Anne kendisini evlatlarında bulmalıdır. Benim annem kendisini görmek için nereye, hangi adrese gitmeliydi ki?!”.

Цğrenci yurdunun odasındaki pencereler büyük camlıydı. Aynen öğrencilerin dünyaya olan büyük umutları gibi. Odadaki tüstü sabrımı taşırdığı için kalkıp pencerenin yarısını açtım. Kışın soğuk içeri doldukça tüstü kokusu çekiliyordu. Bir anlığa bana öyle geldi ki, Tebriz’e, Danimarka’ya, Kanada’ya serpilmiş ana ruhu Bakü’de bir adrese birikip Atilla’nın penceresinden içeri doluverdi.

Onun yüzündeki sıkıntı çekildiğinde fikrim beynime hakim kesildi.