+ Bilgi Diyari » SERBEST KÜRSÜ » Serbest Kürsü Genel
|- MEVLANA ve NASRETTİN HOCA SAVAŞI

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz

Gönderen Konu: MEVLANA ve NASRETTİN HOCA SAVAŞI  (Okunma sayısı 163 defa)

Çevrimdışı Sessizlik

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1000
MEVLANA ve NASRETTİN HOCA SAVAŞI
« Yanıtla #1 : Ocak 31, 2011, 08:34:32 ÖS »
MEVLANA ve NASRETTİN HOCA SAVAŞI

Selçuk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Orta Çağ Tarihi Uzmanı Prof. Dr. Mikail Bayram'ın Nüve Yayınları'ndan çıkan ‘Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren- Mevlana Mücadelesi' adlı kitabından..

Nasreddin Hoca'nın Türkmen asıllı iken Mevlana'nın İran sempatizanı olduğunu belirten Prof. Dr. Bayram, dönemin iki alimi arasındaki gerginliğin temelinin Moğollar'a dayandığını iddia etti. Mevlana'nın bir Moğol ajanı olduğunu savunan Prof. Dr. Bayram şunları söyledi:

“Mevlana Anadolu'yu işgal eden Moğollarla iyi geçinmeye çalışırdı. Hatta Moğollar sıcak tutumu nedeniyle Mevlana'yı ‘Şehhü'ş- Şuyuh'ir Rum' ilan ettiler. Bu Anadolu'daki bütün şeyhlerin ve ailelerin Mevlana'ya bağlanması mecburiyetini getirir. Ayrıca Moğollar Mevlana'ya bu görevinden dolayı maaş bile bağladılar. Türkmen ailenin çocuğu olan Nasreddin Hoca ise Moğollar'ın Anadolu'yu hakimiyet altına almalarına karşın yıllarca direnmiştir. Bu direnişin bedeli de çok ağır olmuştur. Binlerce Türkmen ve Ahi, Moğollar tarafından öldürülür. Hatta Nasreddin Hoca'nın eşi Fatma Bacı, Moğollarca esir alınır.'' Kitabında Mevlana ve Nasreddin Hoca arasında Moğollar nedeniyle başlayan gerginliğin sürekli tırmandığını anlatan Prof.Dr. Bayram, her ikisinin de birbirlerine karşı düşmanlığını beyitlerine taşıdığını savunuyor. Prof.Dr. Bayram'ın iddiasına göre Mevlana bir beyitinde Nasreddin Hoca'ya ‘Ey eli ayağı olan Hace (Hoca), kaza ve kederle ayağın kırılmıştır. Sen çok gönüller kırdın, cezan karşına çıktı ve belanı buldun' derken, Nasreddin Hoca ise Mevlana'ya ‘Eş ekşi suratlı. Arkamdan aleyhime kötü sözler demişsin. Kerkesin ağzı daima necis kokar' karşılığını vermiş.

Nasreddin Hoca'yı Mevlana öldürttü iddiası

1261 yılında Ahilerin başında bulunan Nasreddin Hoca'nın Türkmenlerle birlikte Moğol yanlısı Selçuklu yönetimine karşı isyan hareketi başlattığını anlatan Prof. Dr. Bayram, “Selçuklular isyanı bastırmak için Moğol asıllı ve Mevlana'nın müridi olan komutan Cacaoğlu Nureddin'i görevlendirdi. Cacaoğlu Nureddin, isyanı bastırmadan önce Mevlana'dan izin aldı.

Mevlana'da Nasreddin Hoca'nın öldürülmesine izin verdi. Sonuçta isyan bastırıldı. Ölenlerin arasında 93 yaşındaki Nasreddin Hoca ile Mevlana'nın oğlu da vardı. Mevlana'nın bu ölüm üzerine öfkesi dinmedi. Emir Nureddin Caca tarafından Konya'ya getirilen oğlunun cenaze namazını kılmadı. Nasreddin Hoca'nın ölümü üzerine, Mevlana 45 beyitlik bir manzume yazdı'' dedi.
Prof. Dr. Mikail Bayram ‘Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren- Mevlana Mücadelesi' adlı kitabında Mevlana ve Nasreddin Hoca'ya ilişkin iddiaların arkasında olduğunu, eserin 30 yıllık bir araştırmanın sonucunda ortaya çıktığını sözlerine ekledi.

Mevlana'nın eserinden örnekler vereyim, çok önemli bir örnek vereyim. Moğol Hükümdarı, İlhanlı Hükümdarı Hulagu Han Bağdat'ı fethettikten sonra, Bağdat'ta son Halifenin oğlu Ez-Zahir Billah Mısır'a kaçtı ve Baybars ile birlikte Mısır'da halifeliğini ilân etti. Şimdi Mevlana Mesnevî'sinde "Mısır Halifesinin Hikâyesi" diye bir hikâye anlatır ve çok terbiyesizce bir hikâyedir, ben burada ifade etmiyorum. Çünkü, o kabak hikâyesinden daha edep dışı bir hikâyedir. Orada meselâ Mevlana Sultan Baybars'ı ve Mısır'a kaçan Ez-Zahir Billah'ı tahkir ediyor, rezil etmeye çalışıyor ve böylece Hulagu Hanı desteklemeye çalışıyor. Bakın yine Mevlevî eserlerde, Menakıbıl Arif'inde anlatıyor, bunu teyiden başka bir şey de var. Menakıbıl Arif'inde diyor ki, Mevlana etrafındakilere şu mesajı veriyordu: Diyordu ki, "Hulagu Han Bağdat'ı muhasara ettiği zaman askerlerine emir verdi, üç gün üç gece atlarına ve askerlere yemek yedirmediler, atlara su ve ot yedirmediler, yem vermediler. Atların tutmuş olduğu bu oruç hürmetine Cenabı Allah Bağdat'ın fethini Hulagu Hana müyesser kıldı." Bunu Mevlana anlatıyor, Mevlana'dan naklen veriyor. Başkaları bunları yazıp da Mevlana'ya veya Mevlana'nın çevresine iftira etmiş veya hakaret etmiş değil, bunları kendi eserlerinde yazıyorlar.
"Gel ne olursan yine gel" rubaisinin Mevlana'ya ait olup olmadığı tartışmasına Türkiye'nin en önemli iki tarihçisi son noktayı koydu. Ortaylı ve Bardakçı'ya göre Mevlana hiçbir zaman böyle bir söz söylemedi... Ayrıca o rubainin aslında "tövbesini bozmuş olanlar" çağrılmıyor...

Fatih Altaylı'nın sunduğu Teke Tek programının dün akşamki konukları Profesör Doktor İlber Ortaylı ve gazeteci Murat Bardakçı'ydı. Program izleyenlere hem keyifli bir tarih sohbeti sundu, hem de yanlış bilinen birçok konu aydınlatıldı. Bunlardan biri de Mevlana'nın olduğu söylenen ve hoşgörünün simgesi olan "Gel ne olursan yine gel" rubaisiydi...

KESİNLİKLE MEVLANA'NIN DEĞİL

Ortaylı "O Mevlana'ya bir yakıştırmadır. Bu söz onun hiçbir kitabında yoktur" dedi. Ortaylı'ya göre bu rubaiyi söyleyen Ebu Sait Ebul Hayr ya da Hamûli'nindir.

'TÖVBE ET ÖYLE GEL' DİYOR

Murat Bardakçı da Ortaylı ile aynı kanıdaydı. "400 yıldır bu laf Mevlana'nınmış gibi söylendi. Oysa değil' dedi. Bardakçı ayrıca rubainin Tükçe'ye yanlış çevrildiği de söyledi. "'Puta da tapsan, tövbeni de bozmuşsan gel' demiyor... 'Bin kere tövbeni bozmuşsan gene tövbe et öyle gel' diyor..." dedi.
Prof. Dr. İskender Pala ile Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıça göre de bu dize Mevlana'nın hiçbir kitabında yer almamıştı. Şiir, Orta Asyalı ünlü sufi Ebu Said Ebu'l Hayr'ındı.

Prof. Dr. İskender Pala ve tasavvuf tarihi araştırmalarının önemli ismi Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç , MuratBardakçı ve İlber Ortaylı da aynı fikirde.

Dizeler Mevlana'dan önce yaşamış başka bir mutasavvıfa, Ebu Said Ebu'l Hayr'a ait. Mevlana'nın beyitlerinin yer aldığı farklı Divan-ı Kebir nüshalarında bu dizeler alıntılanmış. Ancak son yıllarda yayımlanan karşılaştırmalı metinlerde bu tartışmalı beyitler ayıklanmış.

Ayrıca bu şiir mevlananın hiç bir kitabında bulunmaz. Mevlana'dan sonra ona isnad edilmiştir.

Pala, divan edebiyatı üzerine yaşayan en önemli uzman olarak kabul ediliyor. Prof. Dr. Kılıç ise tasavvuf tarihi konusunda araştırmalarıyla tanınıyor.

Tasavvuf tarihi alanında yaptığı çalışmalarla bilinen Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç da İskender Pala gibi düşÃ¼nüyor. "Gel, gel ne olursan ol, yine gel" dizeleriyle başlayan şiirin içerik itibariyle Mevlana'nın felsefesine aykırı olmadığına dikkat çekiyor. Bu yüzden bu yanlışlık günümüze kadar gelmiş; "Mana olarak şiir Mevlana'ya aykırı değil. Mevlana'nın eserleri karşılaştırmalı metin olarak son 15-20 yılda basılmaya başladı. Böylece metinler arasında farklılıklar ortaya çıktı. Zaten Mesnevi'de böyle bir problem yok. Sadece Divan-ı Kebir'in nüshalarına bu gözle bakmak lazım."

Kılıç'ın anlattığına göre bazı Divan-ı Kebir nüshalarında beyit sayısı 60 bini buluyormuş. Bazılarında ise bu rakam 15 binde kalmış. "Bu fark anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir fark değildi" diyor Prof. Dr. Kılıç. İran'da hazırlanan son "karşılaştırmalı metin" çalışması tüm bu tartışmalara son vermiş; "İran'da basılan Divan-ı Kebir'in karşılaştırmalı nüshası çok titiz bir çalışmanın ürünüdür. Daha sonra içine katılan farklı şairlerin şiirlerinden temizlenmiştir. Artık elimizde temel alacağımız, temiz bir nüsha var. Sözünü ettiğiniz şiir de Mevlana'dan sonra hazırlanan bazı Divan-ı Kebir nüshalarında vardı. Ama kesin olarak bu şiir Mevlana'nın değildir.

Bu şiirin şairi, yine çağının büyük mutasavvıflarından Ebu Said Ebu'l Hayr'dı."



Sizden hiç hoşlanmadığını bildiğiniz birileri birden sizden olana aşırı ilgi ve sevgi göstermeye başlarsa ne düşÃ¼nürsünüz?


Hatasından vaz geçtiğini ve nihayet dostluk kurmak istediğini düşÃ¼nebilirsiniz tabii ki. Ancak bunu destekleyecek yan bilgilere ihtiyaç vardır. Diğer davranışlarının bu düşÃ¼nceyi desteklemesi şarttır. Aksi taktirde dost görüntü arkasında tuzağa düşme ve zarar görme ihtimaliniz ön plana çıkar.


Müslümanlardan hoşlanmadıklarını bildiğimiz birileri birden bazı Müslüman isimlere aşırı ilgi duyarlarsa bunun altında ne yattığını araştırmaz mısınız?


Ülkemizde güç sahibi olanlar bir dönem tarikatlara hiç iyi gözlerle bakmadılar. 5-6 sene öncesini hatırlarsanız, o dönemde bir siyasi parti lideri tarikat ileri gelenleriyle Başbakanlıkta yemek yediğinden dolayı topa tutulmuş, hatta hükümetten düşÃ¼rülmüştü. Sonra T.V de başlayan furyayla Tarikatlarin ne kadar kirli çamaşırları varsa ortaya serilmişti. Bütün bunlara rağmen bir tane tarikat vardır ki, diğerlerinden ayrı tutulur. Onun
dokunulmazlığı vardır. Belki de yönetici zihniyete bu kadar yakınlığından dolayı yarı resmi hüviyet kazanmıştır. İşte bu tarikat Mevleviliktir’ tir. Tarikatlara bu kadar farklı bakışın bir nedeni olması gerekir. Tarikatlar kötüyse niçin Mevlevilik bu halkaya alınmaz?
İşte bu sorunun cevabı Mevlana’ın ve döneminde onunla karşı karşıya gelip mücadele etmiş Ahi Evran’ın hayatlarında gizlidir. Bildiğiniz gibi Mevlana gündeme geldiğinde bir hayat hikayesiyle değil, fikirleriyle gelir. Fakat herhangi bir ansiklopedide (mesela Ana Britanica) her ikisinin hayatını okuduğunuzda rahatlıkla bu döneminin iki önemli şahsiyetinin birbirine rakip olduklarını görebilirsiniz. Ahi Evran Anadolu Türk teşkilatlanmasının lideridir. Küçük birlikler halinde bulunan Türkmen yerleşimcileri Ahilik kurumu altında toplayarak diğer unsurların baskısı altında yok olmaktan kurtarmıştır. Bu harici düşman unsurların başında ise işgalci Moğollar gelmektedir. Ahi Evran’ın hayat hikayesi, Anadoluyu işgal eden Moğollara karşı Türklerin birliğini sağlayıp direnmek olarak özetlenebilir. Anadoluyu işgal eden Moğollar ve onların destekledikleri Fars unsurlara karşı mücadele eden Ahi Evran, Kırşehir emirliğine atanan Nurettin Caca tarafından katledilmiştir. Nurettin Caca, Mevlana’nın müridi ve yakın dostudur. Kırşehir emirliğine yükselmesine işgalci Moğolların etkisi olmuştur. İşin ilginç yanı, Ahi Evran katledildiğinde yanında Mevlananın oğlu Alaaddin Çelebi de vardır. Mevlana’nın kendi oğlu, Anadoludaki iktidar savaşında kendi babasına karşın Ahi Evran’ın yanında yer almıştır.


Mevlananın en yakını olan Şems, İrandan gelmiştir. O dönemde İran Moğol İlhanların iktidarlarını kurduğu yerdir. Muhtemeldir ki kendisi Anadoludaki işgali kalıcı kılmak isteyen Moğol İlhanlarının emrindeki bir casustur. En yakın arkadaşı Mevlanayla birlikte Türk teşkilatlanmasına karşı propaganda yaparak etkinliğini yıkmaya çalışmışlardır.


Mevlanaın fikirlerini incelediğinizde Hristiyan felsefesini andırır şekilde mülayim olmayı öğütlediğini görürsünüz. Bir insanın fikirlerini değerlendiriken yaşadığı çağ ve koşullar çok önemlidir. Çanakkalede bütün Dünya Türk’ün üzerine gelirken Mehmet Akif’in bu tarzda insancıl şiirler yazmasına benzer. DüşÃ¼nün ki düşman donanması denizden ölüm yağdırıyor ve siz işgal edilmek istenen ülke insanlarına affedici olmayı, bağışlamayı, göründüğün gibi olmayı, yada olduğun gibi görünmeyi telkin edici fikirler sunuyorsunuz. Bunun size bir yararı olur mu? Böyle bir dönemde insanların cesaretlenmeye, işgalcilere karşı katı ve tavizsiz bir savaşÃ§ı olarak mücadeleye çağrılmaya ihtiyaçları vardır. Düşman toprağınızı işgal etmişken affedici olmanız, kusur örtmeniz kimin işine yarar? Mevlananın fikirlerinde Moğol işgaline karşı bir direniş tavsiyesi göremezsiniz. Hatta Moğol işgal kuvvetlerini resmi otorite olarak tanımış, işgalcilere direnenleri isyancı olarak tanımlamıştır. Türkler safında direnirken öldürülen oğlu Allaaddin Çelebi’nin cenaze namazını kıldırmamış olması buna yorulmuştur (Bknz. Mikail Bayram). Bununla birlikte insanların okurken müstehcen bulacağı, bir arada okumaktan sıkılacağı hikayeler menkıbe olarak anlatılmıştır. Bu anlatılanlar bir mesel olmaktan öte, rakip aldığı Anadolu Türk direnişÃ§ilerin lideri Ahi Evran ve ailesine dönük; karalama maksatlı ifadeler olduğu yine Prof. Mikail Bayram tarafından bir T.V programında (Cevizkabuğu) ifade edilmiştir. Bacıyan’ı Rum adlı kadın teşkilatının lideri ve Ahi Evran’ın eşi Fatma Bacı’ya yapılan bu çirkin saldırılar, Mevlana’nın tavsiye ettiği ‘geniş gönüllü olmak, kim olursa olsun insanları sevmek’ gibi savunmuş olduğu temel felsefesiyle tam bir çelişki arzeder. Tavsiyelerine göre kendisi de geniş gönüllü olması gereken Mevlana, oğlu Alaadin Çelebi tarafından rededilmiş, öz öğlu Mevlananın rakibi Ahi Evran’ın yanında yer almıştır.


Anadolu’nun yeniden Hristiyanlaştırılmasının gündemde olduğu şu dönemde tüm Türk ya da İslam tarihinden Mevlana’nın adeta bir cımbızla çekilip alınması ve batı tarafından baş tacı edilmesi çok ilginçtir. Bunu yapanlar acaba :’Hepiniz Mevlana gibi bağışlayıcı, tevazu sahibi, kusur örtücü olun ki rahatlıkla gelip topraklarınıza yerleşebilelim’ mi demek istemektedirler?


Kendi tavsiyelerine kendisinin uymaması bir bir yana; fikirlerinde bir çok yanlışlıklar vardır. Mesela ‘ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün’ ifadesi doğru değildir. İnsanlar olduğu gibi görünmez, olmak istediği gibi görünürler. İnsan içinde bir iyilik pınarı taşıdığı gibi aynı zamanda cehennemden bir çukur da barındırır. Biz ikincisini ortaya çıkarmamak için çaba gösterdiğimiz sürece insanızdır. İnsanlık bu ikisi arasında mücadele etmektir de. Kötü yanlarımızı saklamamız ve iyi taraflarımızı sunmamız bir sahtelik değildir. İnsan hem dış haliyle hemde ruhuyla güzel elbiseler giymeli, diğer insanların karşısına öyle çıkmalıdır.


Sonra aşırı tevazu iyi değildir. Aşırı tevazu gösterdiğinizde insanlar sizin gerçek durumunuz bilmekte zorlanır ve yanlış olarak göründüğünüz gibi olduğunuzu sanırlar.


Cömertlikte Akarsu gibi olmaya gelince, insan en çok önce kendine karşı cömert olmalıdır. Başkalarına yapılan aşırı cömertlik sizi zayıflatıp güçsüzleştirir. Bir müslüman önce kendini güçlü halde tutmalıdır ki başkalarına faydalı olabilsin.


En iyisi her şeyde ölçülü olmak, orta yolu bırakmamaktır. Müslümanlık ta böyle tavsiye eder insanlığa. Müslümanlar cömert, tevazu sahibi, bağışlayıcı ve kusur örtücüdürler elbette. Ancak hiçbirinde aşırıya kaçmayıp her şeyde orta yolu tutarlar onlar.


Etkili yetkililerimiz bundan sonra Mevlana’dan çok Ahi Evran’ı ve hayatını ön plana çıkartmalı, bu değerli Türk mücadele adamına yapılan büyük haksızlığı telafi etmelidirler. Anadoludan Türklüğü ve Müslümanlığı silmeye çalışan Nurettin Caca gibi putperest Moğol işbirlikçilerine ait cadde, sokak ya da park isimleri değiştirilmelidir. Özellikle Ahi Evran’ın hemşehrisi Kırşehirliler bu işe öncülük yapmalı, onun adını ve fikirlerini diğerlerinden daha gür olarak duyurmalıdırlar. Dünyada bilinen ilk kadın teşkilatı Bacıyan’ı Rum adı daha sık teleffuz edilmeli, lideri Fatma Bacı; Batılı feminist kadınlardan daha ön plana çıkartılmalıdır.


Tüm sivil ve resmi kuruluşlarımız bu büyük hatadan dönmeli, Ahi Evran’ın itibarını iade etmeliler.



meselenin temelinde, Moğollarla Mevlâna'nın kurduğu ilişkinin seyri yatmaktadır. IV. Rükneddin Kılıçarslan döneminde Moğollar tarafından Mevlâna'ya "Şeyhu'r Rum" unvanı verilmiştir. Bu olaydan sonra iktidar, bütün şeyh ve müritlere Mevlâna'ya bağlanma zorunluluğunu getirir. Mevlâna'ya bağlanmayanların iş yerleri, tekke, zaviye, medreseleri müsadere edilir. Sultandan alınan bir emirle Ahilerin ellerinde bulunan bütün mallar Mevlâna ve çevresindeki kalenderi dervişlere dağıtılır. Osmanlılar zamanında bu malların bir kısmı yeniden eski sahiplerine devredilmiştir. Uygulamaya karşı koyanlar öldürülürler8 ya da göçe zorlanırlar. Anadolu'nun pek çok yöresinde bu uygulamaları getiren yönetime karşı ayaklanmalar başlar. Ahi Evren ve arkadaşları da Kırşehir'de bu ayaklanmalar sırasında katledilirler.

Mevlâna sadece taraf olmakla kalmaz Moğol işgalini meşru kılıcı propagandalarla da yönetime destek olur: Moğolların Anadolu'daki vezirine Mevlâna şÃ¶yle der: "Sen Moğolların gönlünü rahatlatarak Müslümanların huzur içinde kulluk etmelerini sağlıyorsun." Bu ifadelerde eski İran kültüründeki devlet başkanlarının hatadan ve günahtan arınmış olduğu düşÃ¼ncesinin yansımasını görürüz. Mevlâna, Fihi Ma Fih adlı eserinde Cengiz Han'ın da Allah'tan mesaj aldığını söylemektedir. Kırşehir katliamını gerçekleştiren Baycu Noyan için ise "O Evliyaullah'tan biridir fakat kendisi bunu bilmez." der. Mevlâna araştırmalarında Türkiye'de önemli bir isim olan Abdulbaki Gölpınarlı bu durumu, Mevlâna'nın Moğolları İslamlaştırmak için böyle yaptığı şeklinde tevil ederek, Mevlâna'yı mazur göstermeye çalışır.

Moğol siyasetinin temelinde işgal ettikleri çevrenin etnik ve dini zümrelerini birbirleriyle vuruşturarak bölgeye hâkim olma planı vardır. Uzun süren çabalar sonucu bu amaç büyük ölçüde gerçekleştirilmiştir. Fakat bir diğer nokta ise, Kırşehir katliamından sağ kurtulup Batı'ya kaçan Ahi ileri gelenlerinin (Şeyh Edebali da vardır aralarında) Batı'da Osmanlı'nın kuruluşunu hazırlamış olmalarıdır.

İlerleyen dönemlerde Türkmen beylerinin beyliklerini ilan etmeleri hem Selçuklu'nun hem de Moğol emperyalizminin çöküşÃ¼nü hazırlamıştır. Mevlâna'nın müridi Eflaki'nin bu duruma üzüntüsünü dile getirmesi, Mevlevi çevrelerinin Mevlâna sonrası dönemdeki siyasi tercihlerini de açığa çıkarmaktadır. Yazar, Mevlevi çevrelerin tarih boyunca süregelen Mevlâna'ya muhalif söylemi silebilmek için her tür tedbiri almakta bir beis görmediklerini söyler. Bu mücadelenin tarihi Cumhuriyet dönemine kadar uzanmaktadır. Geçmişe dönük Türkmen-Ahi hatıralarını silmek için Konya vilayet binasının yanındaki Seyyid Şerefüddin ve Ulvi Sultan türbelerinin kaldırılması bunun tipik iki örneğidir. Selçuklu veziri Kadı İzzettin'in vakıflarına ait malların korunmayıp yok olmasına göz yummak da bu muhalefetin sonucudur. Kadı İzzeddin'in Moğollara karşı cihad çağrısında bulunduğu da unutulmamalıdır.

Şems-i Tebrizi

Mevlâna'nın 1244 yılından itibaren etkisi altına girdiği, şiir alanındaki yeteneğinin gelişmesinde büyük pay sahibi olan Şems, Cevlâki tarikatının Anadolu'daki şeyhi konumundadır. Cevlâkilik, Kalenderiye'nin Anadolu'da aldığı addır. Moğollar Kalenderîlere yakınlık duymaktadırlar. Çünkü Şamanist Moğollar sihir, büyü gibi olağanüstü olaylara ilgi göstermektedirler. Kalenderî dervişler köy köy gezerek şiş batırma, ateşle oynama gibi oyunlar sergileyerek halkı eğlendirmekte ve dilenerek yaşamaktadırlar. Ahi inancına göre ise asalak yaşamak haramdır, bu yüzden Cevlâkilerin bu yaşantısını Ahiler tasvip etmemektedirler. Şems'in Makalat adlı eserinde Moğol siyasetinin yayılmacılığına büyük destek verdiği görülmektedir. Bu eserde Moğol yayılmacılığının karşısında duran Ahi ve Türkmen ileri gelenlerine karşı düzenlenen suikastların da ipuçlarına ulaşılabilmektedir.

Şems'in ölümünde, yürüttüğü bu siyaset etkili olduğu gibi Hululiye felsefesine olan inancı da büyük pay sahibidir. Bu inancın esasında Allah'ın yeryüzündeki varlıklara hulul ettiği, varlıkların rengine boyandığı, o yüzden her nesnenin bizzat Tanrı olduğu düşÃ¼ncesi vardır. Ahmed Eflaki'nin Kimya Hatun'la ilgili naklettiği hikâye, Şems'in bu düşÃ¼nceyi hangi boyutlarda yaşadığını göstermesi bakımından oldukça ilginçtir. Hikâyede Şems'in Kimya Hatun'la muhabbet halindeyken Tanrı'nın Kimya Hatun'un suretinde hulul ettiği söylenmektedir. Şems'in bu felsefeyi savunması, Ahiler arasında ve Konya çevresinde ciddi tepkilerin oluşmasına sebep olmuştur.

Mikail Bayram, Şems'in öldürülmesinde Ahi Evren ve çevresinin etkin olduğunu ve hulul felsefesinin yanı sıra Kimya Hatun'un ölümünde şÃ¼pheleri üzerine çekmesinin de payını dile getirir. Şems'in nakil ilimleri üzerine konuşulan bir sohbette sarf ettiği şu sözler bardağı taşıran son damla olmuştur: "Daha ne kadar onun bunun sözlerini nakledip duracaksınız. İçinizde kalbim bana Rabbimden şÃ¶yle bir haber veriyor diyebilecek bir er yok mu?" Bu sözünden sonra Ahi Evren ve talebelerinin şiddetli protestosuna maruz kalmıştır.

Dönemin veziri Ahi Evren, Şems'i öldürtünce devlet ileri gelenleri olayı kapatmaya çalışmışlar, Ahi Evren'i Kırşehir'e göndermişlerdir. O dönem tarihçilerinin de bu meseleden bahsetmemelerinin temelinde ihtilafların giderilmesi güdüsü yatmaktadır. Osmanlı dönemi tarihçileri de böyle bir yaklaşımla eserlerini kaleme almışlardır.

Sonuç

Yazarın ilk olarak ortaya attığı bulgular:

· Ahi Evren'in ölüm tarihinin tespiti: 1 Nisan 1261.

· Mevlâna'nın Ahi Evren'i baş düşman ilan etmesi.

· Siyasi düşÃ¼ncedeki farklılıktan dolayı Mevlâna'nın Ahi Evren'e Mesnevi'de ve Divan-ı Kebir'de hakaret ettiği.

· Sadreddin Konevi ile İranlı düşÃ¼nür Nasirüd-din Tusi arasında yapıldığı zannedilen mektuplaşmaların Konevi ile Ahi Evren arasında olduğu. (Bu meseleyi A. Gölpınarlı da keşfetmiş fakat tespit yapamamıştır.)

· Tusi'ye ait olduğu zannedilen Ahlak-i Nasiri adlı eserin Nasreddin Hoca'ya ait olduğu.

· Ahi Evren-Mevlâna arasındaki mücadelenin sebebinin Türkmen-Moğol karşıtlığına dayandığı.

· Ahi teşkilatının ilk olarak Kırşehir'de değil, Kayseri'de kurulduğu.

· Şems'in, Ahi Evren ve çevresi tarafından öldürüldüğü.

Ahi Evren ve hocası Kirmani'nin "cemal-perestlik" düşÃ¼ncesinin boyutlarına değinilmemesi, Şems'in livatalığına dair delillerin tatmin edici olmaması, Farsça ve Arapça imladan dolayı akıcılığın sekteye uğraması, tekrarların rahatsız edici boyuta ulaşması (özellikle kitabın 5. ve 6. bölümleri önceki kısımların özeti gibidir.), özne -yüklem uyuşmazlıkları, Mesnevi'de geçen bütün kötü sözlerin Ahi Evren'e yöneltildiği yönündeki zorlamalar bir kenara bırakılırsa ciddi bir çalışmayla karşı karşıya olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tezini İstanbul, Konya, Bursa, Kırşehir gibi illerdeki kütüphanelerde bulunan Selçuklu dönemi yazmalarına dayandırarak sunan yazarın anti-emperyalist söylemi güçlendirme gayreti içinde olduğu söylenebilir. Yazar, Mevlana'nın sürekli olarak Batı tarafından gündeme getirilmesini de emperyalist politikalarına uygun insan yetiştirme amacından kaynaklandığını söylemektedir. Mevlana'nın felsefesi, Anadolu insanını bu tür politikalara yatkın hale getirmek için biçilmiş kaftandır.

Yazar, düşÃ¼nce dünyasını Kur'anî tefekkür9 ışığında kurma peşinde olduğu için tarihi meselelere de sarahatle bakabilmektedir. Kutsal tarih anlayışından sıyrılarak her şeyi yerli yerine oturmak için bazı taşların yerinden oynatılmasının gerekliliğinin farkındadır. Yazarın meseleye yaklaşımı Ahi Evren adına bir kadir na-şinaslığa duyduğu öfkeyi de barındırır. Günümüz politik arenasında da küresel güç karşısında emperyalizm karşıtı bir düşÃ¼ncenin nüvelerinin tarihi dayanaklarla temellendirilmesi oldukça önem kazanmaktadır. Ahi Evren'in gerek eserlerinde gerekse de mücadelesinde var olan aksiyoner yönünün ihmal edilemezliği, bugünkü İslam dünyası için vazgeçilemez bir örneklik oluşturmaktadır. "Örneklik" ve "şahitlik" gibi kavramlar Kur'an kaynaklı ve Müslümanlar için üzerinde titizlikle durulması gereken tanımlamalar olurken, küresel güç için ise bir muhatap olma ve karşı-duruşu da içkindir.

İçinde bulunduğumuz dönemin şartları üzerinde düşÃ¼ndüğümüz vakit, 13. yüzyıl İslam dünyasının yeniden nasıl ve ne şekilde ikame edildiğine şahit oluruz. Görünen şudur ki, emperyalist güçler yeni adlar almış ve kimi İslam liderleri mücadeleci kimliğini korurken, kimileri de daha ılımlı bir yaklaşımla sonuçları Müslümanların aleyhine de olsa güç odaklarıyla (tıpkı Mevlâna'nın müritlerinin, Ahilerin müsadere edilen mallarına sahip olmaları gibi) teşrik-i mesai içinde olmuşlardır. Bu da işin Müslümanlar açısından üzüntü verici tarafıdır. Bu tür iddialı araştırmalara yabancı olduğumuz için düşmanlık yerine, Tolstoy'un sözlerine kulak vererek ayağımızın alıştığı yoldan bizi çekip çıkaran ve yeni güzellikleri ve doğrulukları sunanlara kulak vermenin gerekliliğini bir kez daha vurgulamak yerinde olacaktır.



Dipnotlar:

1- 13. yüzyıl Konyasını yerleşim planıyla ve burada yaşayan 2500 haneden oluşan halkı, şeceresiyle birlikte tanıyan bir tarihçidir söz konusu olan. Yasin Aktay, "Hoşgörünün Mikail Bayram'la İmtihanı", Yeni Şafak, 5 Aralık 2005. Mezkûr yazıda Aktay, "Bayram Hoca iddialarını ne ölçüde ispatlayabiliyor, bilemiyoruz. Aslında bu çok önemli değil." demektedir ki bu sava katılmak mümkün değil. Çünkü mesele tarihi bir konu ve konunun asıl tartışma yaratan yönü de burasıdır.

2- Mikail Bayram'a yapılan haksız hücumlara yönelik bir değerlendirme için bkz. Murat Kayacan, "Mikail Bayram Şamar Oğlanı mı?", Memleket, 8 Aralık 2005. Ayrıca Mikail Bayram'dan Ortaçağ tarihi uzmanları, Prof. Dr. Işın Demirkent, Prof. Dr. Tuncer Baykara, Prof. Dr. Salim Koca, Dr. Turgut Akpınar gibi isimlerin kendisinden övgüyle bahsettiklerine dair bkz. Murat Güzel, "Bir Tartışmanın Tartamadıkları", Memleket, 6 Aralık 2005. (www.memleket.com.tr)

3- Ahi Evren'in değişik konuları muhtevi eserlerinin pek çoğu ilk kez Mikail Bayram tarafından tespit edilmiştir: Metali'ül İman, Tabsira, Menahic-i Seyfi, Yezdan-ı Şinaht, Mürşidü'l Kifaye, Tuhfetü'ş Şekur, Letaif-i Gıyasiyye, Letaif- Hikmet (Siyasetname), Ahlak-i Nasirî, Goşayişname, Ağaz u Encam (Vasiyet), Tuhfetü'ş Şekur, Ulum-i Hakiki, İlmü't Teşrih (Anatomi'ye dair), Kitabü'l Afaî (Yılanlar Kitabı), Yezdan Şinaht. Ayrıca İbni Sina, Razi, Sühreverdi ve Konevi'den yaptığı tercümeler.

4- Yazar Divan-ı Kebir'in, şiirlerdeki tarihsel tutarsızlıklar ve nazireler yüzünden tamamen Mevlâna'ya ait olmadığını iddia etmektedir. Bu konuyla ilgili İran'da sunduğu tebliğinin, Abdülkerim Süruş başta olmak üzere pek çok Mevlâna araştırmacısı tarafından kabul gördüğünü söylemektedir.

5- Mevlâna Mesnevi'nin ilk cildinin önsözünde Kur'an'ın bütün sıfatlarını Mesnevi'ye yüklemektedir. Hatta anlattıklarının kendisine vahyedildiğini iddia etmektedir: "bu ne bir kâhin sözü, ne bir rüyadır. Allah doğruyu biliyor ki, o Allah'tan vahydir." demektedir. İddialarını ayetlerle desteklemektedir. Böyle bir iddia Hululiye felsefesinden kaynaklanmaktadır. Buna göre Mevlâna'ya Allah hulul etmiş ve onu konuşturmuştur. İlk dönemdeki müritler Mesnevi'nin vahiy olduğunu düşÃ¼nmektedirler. Çünkü el yazması kopyaların başında "Ona ancak temiz olanlar dokunabilir." / "Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir." gibi ifadeler yer almıştır.

6- Sultan Keykavus Mevlâna'yı ziyaret etmiş ve ondan kendisine öğütte bulunmasını istemiştir. Mevlâna sultana ilgi göstermemiş ve "ben sana ne öğüt vereyim, sana çobanlık vermişler sen kurtluk yapıyorsun. Seni bekçi yaptılar, hırsızlık yapıyorsun. Allah seni sultan yaptı, sen şeytan'ın sözüyle hareket ediyorsun." demiştir. Bu sözlerin sebebi, Keykavus'un Ahi Evren'e yakın olmasıdır.

7- Mevlâna düşÃ¼nce farklılığından dolayı Sadreddin Konevi'yi de tekfir etmektedir. (s. 47)

8- Mevlâna ile zengin bir tacir olan Kâşi arasında ciddi bir münakaşa geçer ve Mevlâna bundan çok incinir. Bu olaydan üç gün sonra birkaç kişi Kâşi'nin yolunu keserek öldürür ve servetini yağma ederler.

9- Kur'an-ı Kerim'de geçen "Fil Olayı" ile ilgili, Ankara'da yapılan I. Kur'an Sempozyumu'nda sunduğu tebliğde de aynı tutum göze çarpmaktadır
10 Nisan, 19:26 · Şikayet Et.Tuncay Yılmaz MİKAİL BAYRAM İLE MEVLANA’NIN MOĞOLLARLA VE MOĞOL YANLILARIYLA İLİŞKİLERİ ÃœZERİNE

1. Geçtiğimiz ay Hulki Cevizoğlu’nun düzenlediği Cezviz Kabuğu programından Mevlana ve çevresi ile ilgili konuşmanızla Türkiye medyasında yer aldınız. Ve birtakım tepkilere maruz kaldınız. Bu röportajımızda olayın mahiyetini ele almak istiyoruz. Burada temel konu, Mevlana ve çevresinin Moğol yönetimiyle ilişkisidir. Bu konuyu açar mısınız?

Bu konuyu ele almadan önce Moğolların Anadolu’yu işgal etmelerinin seyrini çok özet olarak gözden geçirmek gerekmektedir. Böylece olayı tarihi bağlamıyla ele almak mümkün olabilecektir. Moğollar Erzurum ve Erzincan üzerinden Anadolu’ya girdiler. bir Moğol öncü birliği Anadolu’ya girerek önlerine gelen şehirleri yağmalama hareketine giriştiler. Bu dönemde Babailer isyanından (Türkmenlerin Selçuklu yönetimine başkaldırısı) dolayı Anadolu’da bir huzursuzluk vardı. Bir iç savaş hali yaşanıyordu.

Moğollar bu iç savaştan yararlanarak Anadolu’ya girme cesaretini göstermişlerdi. Moğol orduları Sivas önlerine gelince Anadolu Selçuklu devleti 80 bin kişilik bir orduyla bu öncü Moğol birliklerini durdurmak ve Anadolu’dan çıkartmak üzere harekete geçti. Bu ordu Kösedağ mevkiinde 30 bin kişilik Moğol öncü birliklerine karşı ağır bir yenilgi aldı. Selçuklu ordusunun belkemiğini teşkil eden Türkmen askerler devlete karşı kırgın olduklarından savaş alanını terk etmişler bir ok dahi atmadan geri çekilmişlerdi. Moğol ordularının komutanı Baycu Noyan Kösedağ’da kazandığı bu zaferi müteakiben Sivas ve Tokat şehirlerine girip yağmaladılar. Buradan Kayseri’ye gelip orayı da muhasara altına aldılar.

Bu konuyla ilgili olarak O devrin tarihçisi İbni Bibi “el-Evamiru’l-Alaiyye” adlı eserinde Cevlaki dervişlerin de Moğol askerleriyle birlikte Kayseri şehir surlarından gedik açmaya ve şehre girmeye çalıştıklarını zikreder. Moğollar 15 gün Kayseri surlarını dövdüler fakat şehre giremediler.

Kayseri‘deki Ahiler ve Bacı örgütü mensubu olan genç kızlar şehri savunmaktaydılar. Ancak şehir subaşısı olan Hacok oğlu Hüsameddin (Ermeni dönemisi bir zat idi) şehrin pis suları için inşa edilmiş kanallardan sur dışına çıkarak Moğol komutanı Baycu Noyan ile görüşmeler yaptı ve bu atık su kanallarından Moğol askerlerini şehre soktu. Böylece Moğollar Kayseri’ye girmeyi başardılar. Moğollar şehri savaş ile aldıklarından büyük bir katliam yaptılar. Şehri ateşe verdiler. Çok sayıda Ahi ve Bacı üyesi öldürüldü. Devrin tarihçilerinden İbni Bibi ve Süryani tarihçi Ebu’l-Ferec 10 binlerce Ahi ve Bacının katledildiğini ve esir edilerek götürüldüklerini yazıyor. Bu sırada Ahi Evren Hace Nasreddin’in (Nasreddin Hoca) eşi olan Fatma Hatunun da Moğollara esir düştüğünü tespit etmekteyiz. “Menakib-i Evhaduddin-i Kirmani’nin” yazarı, Fatma Hatun’un bu savaşta Moğollara esir düştüğünü yazıyor.

Moğollar Kayseri’ye girip bu katliamı gerçekleştirdikleri sırada Cevlaki (Kalenderi) dervişler maalesef Moğollarla birlikte hareket ediyorlardı. Bu Cevlaki dervişlerin bu olaya seyirci olmadıklarını, fiilen Moğollarla birlikte bu katliama iştirak ettiklerini düşÃ¼nmek gereklidir. Nitekim Moğollar burada onbinlerce insan katlederken o sırada Kayseri’de bulunan Mevlana’nın hocası Seyyid Burhaneddin’in eteğine paralar saçtıklarını Menakibu’l-Arifin sahibi Eflaki bildirmektedir (Eflaki Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’in ve torunu Ulu Arif Çelebi’nin mürididir.)

O dönemde bir Kalenderi şeyhi olan Şems-i Tebrizi’nin de Kayseri de olduğunu biliyoruz. Bu olaydan iki ay kadar sonra Şems-i Tebrizi’nin Konya’ya gelip Mevlana ile görüşmeler yaptığını da yine Mevlevi kaynaklar belirtiyorlar. Şems-i Tebrizi’nin Konya’ya gelişi 12 Eylül 1244’tür. Bu tarih Moğolların Kayseri’yi zaptedişlerinden 2-2,5 ay sonradır. Şems-i Tebrizi’nin bu tarihten önce Moğollarla irtibata geçtiğini gösteren belgeler de mevcuttur. Mesela Moğollar Erzurum’dayken Şems-i Tebrizi’nin de o yıllarda Erzurum’da olduğunu görüyoruz. Moğollar Kayseri’ye geldiğinde o yine oradadır. Şems-i Tebrizi’nin müritleri olan Kalenderi dervişlerin de Moğollarla birlikte hem Kösedağ’da hem de Kayseri’de savaşa katıldıklarını İbni Bibi naklediyor.

2. O zaman Şems-i Tebrizi ve diğer bir Cevlaki şahıs Seyyid Burhaneddin’in Moğollarla işbirliği yaptığını söyleyebiliriz.

Tabii ki. Burada görüldüğü gibi, Mevlana’nın iki hocası Şems-i Tebrizi ve Seyyid Burhaneddin-i Tirmizi’nin Moğollarla işbirliği halinde oldukları açıkça fark edilmektedir. Nitekim bu olaydan 1 yıl sonra Seyyid Burhaneddin ölünce onun türbesini de Moğollar inşa ettiler. Burada bir hususa da değinmek gerekir.

Şems-i Tebrizi’nin Konya’ya gelip Mevlana ile görüşmelerinden sonra Mevlana ile Moğollar arasında bir diyalogun başladığını görüyoruz. Bunun pek çok belgesi bulunmaktadır. Kayseri’de onbinlerce Ahi ve Türkmen’i öldüren, Baycu Noyan, ikinci defa Anadolu’yu istila ettiğinde Konya’ya da gelmişti. Bu gelişinde Mevlana ile görüşmeler yapmış ve Mevlana Baycu Noyan ile görüştükten sonra, şehre gelerek Baycu Noyan’ın evliyaullahtan olduğunu Konyalılara telkin etmeye çalışmıştır. Ahmet Eflaki Dede Menakibu’l-Arifin adlı eserinde bunu yazmaktadır.

Mevlana’nın buna benzer bir iddiayı Cengiz Han için de dile getirdiğini görüyoruz. Dünya tarihinde Fir’avn ve Nemrut’tan sonra en gaddar ve kan dökücü devlet adamı Cengiz Han’dır. Mevlana Cengiz Han’ın bir mağaraya çekildiğini orada 10 günlük itikaftan sonra Allah’tan mesaj aldığını ve bu mesajı aldıktan sonra Harezmşahlar (Maveraunnehir ile Horosan arası) ülkesine yürüdüğünü ve başarılarının buradan kaynaklandığını iddia etmektedir. Bu iddiasını Fihi Ma fih adlı eserinde (M.E.B. baskısı, s. 101-103) dile getirmektedir.

Hülagu Han için de buna benzer bir iddiada bulunmaktadır. Mevlana Moğollar’ın putperest olduklarını fakat oruca büyük bir önem verdiklerini ifade ettikten sonra Hülagu Han’ın Bağdat’ı kuşattığını bir türlü şehre giremediğini sonra bütün ordularına emir vererek atlarına üç gün süreyle yem ve su vermemelerini askerlerin de oruç tutmalarını emrettiğini söyler. Atların tuttuğu bu orucun yüzü suyu hürmetine Cenab-ı Allah’ın Bağdat’ın fethini Hülagu Han’ı müyesser kıldığını bildirir (Menakibu’l-Arifin).



Hülagu Han Bağdad’ı zaptettikten sonra daha batıya ilerleyebildi mi?
Evet bundan sonra Suriye’yi işgale kalkıştı ancak orada Ayn-i Calut denilen yerde Memlüklü Hükümdarı Sultan Baybars’a ağır bir şekilde yenilip geri çekildi. Bu Sultan Baybars, Hülagu Han’ın öldürttüğü son Abbasi Halifesi’nin oğlu ez-Zahir Billah’ı Mısır’da halife ilan etti ve kendisi de halifenin emiri olarak onun hizmetinde olduğunu bildirdi.

Mevlana “Mısır Halifesi ve Onun Hikayesi” başlığı altında müstehcen bir hikaye anlatarak bu Mısır Halifesini ve Sultan Baybars’ı rezil etmeye çalışmaktadır. Burada Mevlana’nın Hülagu Han’a arka çıktığını görmekteyiz. Bu hikayeyi yazmış olmasından dolayı olmalı ki, bir defasında Moğol vezirinin Mevlana’ya büyük miktarda para gönderdiğini Eflaki haber vermektedir.

4. Mevlana’nın Moğol yönetiminden ve onlara destek verenlerden para alması bir defaya mahsus mudur yoksa başka zamanlarda da tekerrür etmiş midir?

Moğolların bu şekilde birçok defa Mevlana’ya para ve değerli hediyeler gönderdiğini de yine Eflaki Dede bildirmektedir. Nitekim Mevlana da Moğol veziri Taceddin Mu’tez’e yazdığı mektupta kendisine gönderdiği paraları aldığını yazmaktadır. Üstelik Taceddin Mu’tez Aksaray’da Türkmenlerin mallarına el koymuş ve bu mallardan Mevlana’ya da göndermişti. Bunun cizyeden (Gayr-i Müslimlerden alınan bu vergi) gelen paralar olduğunu Mevlana’ya bildirmektedir. O da bu paraları aldıktan sonra bu paraların kendisine helal olup olmadığı yönünde tereddüde düşmüş sonra helal olduğuna kanaat getirerek afiyetle yemiştir.

Bir defasında da Moğol hazinedarı (Maliye Bakanı) olan Emir Şerefüddin, Mevlana’yı özel olarak ziyarete gelmiş, ona 1000 dinar para vermiştir. O dönem için bu çok külliyetli bir paradır (1 deve 10 dinardı).

Bunun gibi daha pek çok örnekler bulunmaktadır. Bütün bu örnekler, Mevlana ile Moğollar ve Moğol yanlısı yöneticilerin ne kadar sıkı bir ilişki içinde olduğunu göstermektedir.

5. Ceviz Kabuğu programında yaptığınız konuşmada Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi’nin Moğollara isyan sırasında öldürüldüğünü ve Mevlana’nın oğlunun cenaze namazını kılmadığını söylediniz. Bu konuyu açar mısınız?

Olayı kısaca anlatayım. Şems-i Tebrizi Konya’ya gelince Mevlana çok güzel olduğu söylenen Kimya Hatun adındaki cariyesini Şems-i Tebrizi’ye nikahladı. Bu sırada Kimya Hatun 15, Şems 65 yaşlarındaydı. Kimya Hatun, Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi ile evlenmek istiyordu. Alaaddin Çelebi de onu seviyordu. Bu kızcağız Şems-i Tebrizi’nin yanında kalmak istemiyor, ara sıra onu terk edip bir yerlerde saklanıyordu. Mevlana ve Şems, Kimya Hatun’u arattırıyorlar, onu bulup tekrar Şems ile birlikte kaldıkları hücreye getiriyorlardı.

Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi zaman zaman babasının yanına gelme bahanesiyle, Şems’in kaldığı hücrenin kapısının önünden geçiyor ve kendisini Kimya Hatun’a gösteriyordu. Bir defasında Şems-i Tebrizi, Alaaddin’in önünü keserek: “Hey delikanlı! Bir daha buradan geçersen ayaklarını kırarım” diyerek Alaaddin Çelebi’yi tehdit etmişti. Eflaki bu olayı Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesiyle ilgili görmekte ve Alaaddin Çelebi’nin bazı çevrelerle işbirliği yaparak Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesi olayında aktif bir görev almasının sebebi olarak göstermektedir.

6. Tarihin ışığında Nasreddin Hoca ve Ahi Evren adlı eserinizde Nasreddin Hoca’nın, aslında Ahi Evren Hace Nasreddin olduğunu ve Şems-i Tebrizi’ye suikast düzenleyenin bu zat olduğunu yazıyorsunuz. Bu suikast girişiminde Nasreddin Hoca ile Alaaddin Çelebi arasında bir işbirliği söz konusu mudur?

Alaaddin Çelebi ile Şems-i Tebrizi arasındaki bu muhalefet üzerine Alaaddin Çelebi Şems-i Terbrizi’nin muhalifleri olan Ahiler arasında yer aldığı anlaşılmaktadır. Ahi Evren Hace Nasreddin’in talebesi olmuştur. Bu Hace Nasreddin yani Ahi Evren Sultan II. İzzeddin Keykavus’a vezir olduğu günlerde Şems-i Tebrizi’ye suikast düzenletmiştir (1247). Bu olayda Alaaddin Çelebi önemli bir rol üstlenmiştir. Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesi olayından kısa bir süre sonra, Ahi Evren Hace Nasreddin ve Alaaddin Çelebi Kırşehir’e göçtüler. 1261 yılında Anadolu’nun birçok vilayetinde Moğollara karşı ayaklanmalar baş gösterdi. Kırşehir’de de Ahi Evren ve arkadaşları ayaklanma başlattılar.

7. Ayaklanma başarılı oldu mu?

Bu ayaklanmayı bastırmak üzere Mevlana’nın müridi ve Moğol asıllı Cacaoğlu Nureddin Kırşehir’e gönderildi. Nureddin Caca, Kırşehir’e gitmeden önce Mevlana ile bir görüşme yaptı. Tam bu sırada Mevlana’nın da oğlu Alaaddin Çelebi’ye iki mektup yazdığını ve onu aile ocağına dönmeye ikna etmeye çalıştığını görüyoruz. Cacaoğlu Nureddin buradaki ayaklanmayı bastırarak isyancıların tamamını kılıçtan geçirdi. Burada Ahi Evren Hace Nasreddin ve Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi’nin de öldürüldükleri anlaşılmaktadır. Cacaoğlu Nureddin bundan sonra Konya’ya gelmiş ve Alaaddin Çelebi’nin cenazesini de Konya’ya getirmiş olmalı ki, Alaaddin Çelebi’nin cenaze namazının kılınması söz konusu olmuştur.

Mevlana ısrarlara rağmen oğlunun cenaze namazını kılmamıştır. Bu haberi hem Ahmet Feridun Spesalar hem de Eflaki vermektedir.

Abdülbaki Gölpınarlı ve Feridun Nafiz Uzluk (Mevlana’nın hayatını yazan iki Mevlevi) Mevlana’nın oğlunun cenaze namazını kılmayışını, Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesi olayına katılmasıyla izah etmektedirler.

Alaaddin Çelebi Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesi olayına katılmış olmakla katil olmuş olur. Hukuken katilin cenaze namazı kılınır. Mevlana bunu bilmeyecek kadar cahil olmamalıdır. O halde oğlunun cenaze namazını kılmamasının nedeni, oğlunun Moğol yanlısı iktidara karşı isyan durumunda öldürülmesinden dolayıdır. Yani oğlunu “baği” (Meşru otoriteye başkaldıran)addetmektedir. İslam Hukukunda bağinin cenaze namazı kılınmaz. O halde Mevlana’nın oğlunun cenaze namazını kılmaması Şemsi öldürülmesi olayına katılmasından dolayı değildir.

Görülüyor ki, Mevlana bu iktidara karşı olanları baği kabul etmektedir. Bütün bu bilgi ve belgeler Mevlana’nın ve çevresindekilerin Moğol yöneticilerle ve Anadolu’da kurulan Moğol yanlısı yönetimlerle iyi ilişkiler içinde bulunduğunu göstermektedir.

8. O zaman size yönelen tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu tepkileri anlamak mümkün değildir. Görülüyor ki bu tepki gösterenlerin, ne Mevlana’yı tanıyorlar ne de eserleri hakkında bilgileri vardır. Kaldı ki Şems-i Tebrizi’nin sohbetleri olan “Makalat” adlı eseri incelendiğinde bu zatın Anadolu insanını Moğollara itaat etmeye ve Moğol yönetiminden razı olmaya çağırdığı rahatlıkla görülebilmektedir. Aslında bu fikri Mevlana’nın torunu Ulu Arif Çelebi de dile getirmektedir. Eflaki şÃ¶yle bir anektod nakletmektedir. Ulu Arif Çelebi Moğolları destekliyordu. Moğollarla mücadele halinde olan Karamanoğulları Ulu Arif Çelebi’ye niçin kendileriyle olmayıp Moğollardan yana olduğunu sorduklarında o şÃ¶yle cevap vermiştir: “Biz dervişleriz. Bizim nazarımız Allah’ın iradesine bağlıdır. O iktidarı kime verirse biz de onun tarafını tutarız” demiştir (Menakibu’l-Arifin, II, 925-926). Bütün bu belgeler ve bilgiler bize açık olarak göstermektedir ki, Mevlana Celaleddin-i Rumi ve hocası Şems-i Tebrizi Moğol yanlısı bir politika izlemişlerdir. Ve bunun mücadelesini yürütmüşlerdir. Bu siyasi düşÃ¼ncelerinin mücadelesini vermişlerdir. Bundan dolayı o dönemde Moğol iktidarına muhalif olan çevrelerle de mücadele etmişlerdir. Mevlana ile Hace Nasreddin arasındaki mücadele de buradan kaynaklanmaktadır. Hacı Bektaş’a ve Sadreddin Konevi’ye karşı muhalif tutumu da bundandır. Bu konuyu daha fazla detaylandırmaya gerek de görmüyorum. Mevlana’nın bu tutumunu tarihi verilere göre inkar etmek mümkün değildir. Bundan dolayı da tepki göstermek gereksiz ve yersizdir. Bu tepkiyi gösterenler bunun yerine “Mevlana da bir insandır. Onun da kendine göre bir dünya görüşÃ¼ ve olaylara bakış biçimi ve değerlendirmelerinin bulunması tabiidir. Eserlerinde bu dünya görüşÃ¼nü, hayata ve olaylara bakışını anlatmış ve yorumlamıştır” diyebilirlerdi. Nitekim ben de mesleğimin gereği olarak çalışmalarımda onun bu yönlerini tespite ve düşÃ¼nce biçimini teşhise çalışıyorum. Birilerinin çıkıp Mevlana’yı ve eserlerini dinle, İslam ile özdeşleştirmeleri halinde içinden çıkılmaz bir kaos ortaya çıkar. Mesnevi’nin en başındaki “Bu Mesnevi alemlerin Rabbinden indirilmiş bir Kitap’tır” sözünü izah etmek mümkün değildir. “Ondan sonra Mevlana öyle demişse doğrudur” veya “Mevlana’nın sözünü yorumlama yetkisini kim bize vermiş” diyerek acz ve cehaletlerini örtbas etmeye çalışıyorlar.

9. Tepkilerin ticari bir yönü var mı?

Doğrusu akla gelmiyor değil. Bana karşı tepki gösterenlerin çoğu, Mevlana sayesinde Konya’ya turistlerin geldiğini ve çok sayıda Konyalının Mevlana sayesinde ekmek parası kazandıklarını bu davranışımın turistlerin Konya’ya gelişini engellemeye yönelik olduğunu iddia etmektedirler. Halbuki bu olayın turizmle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Bu konu turistleri hiç ilgilendirmez. Hatta turistlerin dikkatini çekici bir hava da yaratabilir. Çok enteresandır bu tepki gösterenlerden birisi Mevlana sayesinde Konya’da deprem olmadığını söylemektedir.

Bu ve benzeri iddialar, bu tepkicilerin ne kadar tutarsız ve mesnetsiz olduklarını ortaya koymaktadır. Turizmi engelleme şeklindeki karşı çıkışlardan birine şÃ¶yle cevap verdim: “Keseniz zarar görecek diye endişe buyurmayınız. Tevhidi bir iman üzere olursanız, Allah başka rızık kapıları açar, ummadığınız yerden size nimet verir.”

10. Bu konuyu ele almanın gereksiz ve zamansız olduğu yönünde eleştiriler aldınız, bu konuda ne diyeceksiniz?

Bir tarihçi olarak bu olayı şu maksatla ele alıyoruz. Moğollar Anadolu’yu işgal etmiş birçok vilayette katliamlar olmuş. Müslümanların malları yağma edilmiş, böyle bir ortamda Mevlana gibi şair ve mütefekkir bir zatın bu olaylar karşısındaki tutumu nedir ve olayları nasıl değerlendirmektedir? Anadolu insanına ve çevresindekilere neler tavsiye etmektedir? Toplumdaki problemlere yaklaşımı nasıldır vb. sorular akla gelebilir.

Bu sadece Mevlana için geçerli değil. O devrin diğer ilim adamları, şair ve mütefekkirleri için de aynı amacı gözetmek durumundayız. Böyle bir ortamda kim ne yapmaktadır?

İşte bu çalışmalar içine girdiğimizde Mevlana’yı da bu yönde bir değerlendirmeye tabi tutmak zorundayız. Bir tarihçi olarak bunu yapmak mesleğimizin gereğidir. Her tarihçi hangi dönem ile ilgili çalışıyorsa kendi dönemindeki ileri gelenleri tespit etmek ve onların yolunu yordamını ve faaliyetlerini mercek altına almak durumundadır. Ben de bir Selçuklu dönemi mütehassısı olarak bu işi yapmaktayım. Bundan dolayı ilim ve fikir adamlarının elini kolunu bağlamaya kalkmak bilimselliğe hatta insanlığa yakışır şey değildir.

Hiçbir konuda ilim ve fikir adamlarına kısıtlama getirilemez. Her devirde ilim adamaları araştırmalarının verilerini toplumla paylaşmak durumundadır. Bunun engellenmesi halinde toplum statik bir yapı içinde hapsedilmiş olur. Devlet ve yöneticiler de ilim adamlarına bu verilerini toplumla paylaşma imkanı vermek durumundadırlar. Oysa görüyoruz ki, yöneticiler de en az bağnazlar kadar ileri gitmekte ve hatta birtakım yakışıksız ve terbiyesiz ifadeler kullanabilmektedirler.

Burada bir hususa daha değineyim. Bu fikirleri 30 seneden beri söylüyor ve yazıyorum. Sanki ilk defa söylüyormuşum gibi bana karşı hücuma geçtiler. Medyanın ve halkın bunu bilmemesi mazur görülebilir. Fakat Mevlana savunuculuğunu yaptığını zannedenlerin bunu bilmeleri gerekirdi. Anlaşılıyor ki bu Mevlana savunucuları Mevlana ve eserlerini bilmedikleri gibi Mevlana hakkındaki görüş ve beyanlardan da habersizdirler. Çünkü Mevlana hakkındaki bu iddialar 80 seneden beri birçok tarihçi ve ilim adamı tarafından yazılmıştır. Rahmetli Fuat Köprülü, Şehabeddin Tekindağ Mustafa Akdağ bu yönde fikirler beyan eden tarihçilerden birkaçıdır. Bunlardan biri de benim.

13. yy ANADOLU DEVRİMİNDE MEVLÂN CELÂLÜ’D DİN RÛMÃŽ’NİN YERİ

13. yy Anadolu Devrimi, Babailerin, Ahîlerin ve bilimci kol sayılabilecek Ekberiyye’nin birlikte, sosyal alana taşıdıkları bir kültür hareketidir.

Gelen bilgiler, dogmalardan arındırılınca, toplumsal gereksemeler sonucu, Hallac-ı Mansur’la başlayan Aristokrat “kul” kültürüne karşı duruşun, İbn Sina, Farabi, Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ile, kul kültürü savunucusu İmam Gazali düşÃ¼ncelerinin, Ahmet Yesevi’nin uzlaştırma çabaları ile geliştiği görülmektedir. Bunların, 13 yy Anadolu’sunda, önce düşÃ¼nsel ve eylemsel alana yansıdığını, ardından da kul kültürü – birey kültürü karşıtlığının, çeşitli vesilelerle toplumsal çatışmalara neden olduğunu görüyoruz.

Anadolu düşÃ¼ncesinin temel taşlardan biri Babaî hareketi’dir. Yazılı metinleri şimdilik ele geçmediği için düşÃ¼nsel ayrıntılarını bilemiyoruz. Ancak Hace Bektaş’ın, Baba İlyas’ın (Babaî hareketinin önderi) halifesi (sonra geleni, ardılı) olmasından Babaîliğin düşÃ¼nsel yapısına ilişkin güçlü sezinlemelerimiz vardır. İnsanlığın “kul”luktan kurtulup “birey”leşme süreci içinde önemli bir köşebaşı olduğu anlaşılıyor.

Yine yazık ki bilinen 20 kadar kitabının yalnızca üçü çevrilebilmiş[2] olan Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’un, 1204-1225 yılları arasında Kayseri çarşısında oluşturduğu Ahî örgütlenmesi ile dünyevî esnaf hareketi, 13. yy Anadolu devriminin ikinci ayağıd